Archive for Ocak, 2009

Yilmaz Güney-Duvar Film Müzigi

Ocak 25, 2009 at 4:13 pm Yorum yapın

Trenler Geçti Düşümden

Geceye boyanmıştı gökyüzü

Koşa koşa gelmiştin rüyama

Şakaklarında tomurcukları patlıyordu bir bir coşkunun

Kaçak mevsimlerden en güzel çicekleri çalan bahardın, bahardan önce

Yolculuğa hazır trenler vardı avuçlarında

Pencerelerine vuran ay ışığı çocukluğuna yayılıyordu

Ağzında vagonlar birikiyordu gülerken sen

Ağzımdaki peronlara doluşuyordu kalkış saatine yakın insanlar

Uzanıyordum boylu boyunca rayların üstüne

Parmaklarımdaki kelebekler yüzündeki ışığa uçuşuyordu

Yana yana yaşamı kutsamak için kanatlarında

Sokak lambaları boyunlarını büke büke küsmüşlerdi

Trenler gidiyordu kollarımdan

Yolları bacaklarımda ayrılan yolculuklar başlıyordu

Bilmiyordun daha neden gittiğini insanların bir yerlerden

Elleri çatlamış, dudakları güneşten kurumuş bu adamlar

Karınları şiş, gözleri şiş, göğüsleri kanlar içinde bu kadınlar

Boyunları kayısı, bilekleri pamuk kokan köylüler

Alınlarında koca bir duvar yazısının izlerini taşıyan öğrenciler

Tenleri yaralara patlamış işçiler

Ciğerlerine şişeler dolusu ölümü çeken çocuklar

Beyaz gömleklerine sabrı düğümleyen bu memurlar

Ellerinde özgürlüğü kelepçelenmis bu tutsaklar

Ağızlarında küfürü de aşkı da aynı anda çoğaltan bunca insan

Nereden gelip nereye gidiyordu

Nereden gidip nereye geliyordu

Her gitmek gitmek miydi sahiden gidilen yerden

Her gitmek ayrılık her geliş kavuşmak mıydı

Niye gidiliyordu bir yerden bir yere

Niye gidilmezdi insanın bir tek kendisinden

Basamak basamak bir trenin kapısından
inen,
çıkan
koşan
telaşlı
tedirgin
bezgin
cesur
korkak
Bunca insan dolarken ağzıma

Umursamıyordu çocuk aldırmazlığın

Ölü kelebeklere ağlıyordun sadece

Merakın gözlerinde trenleri büyütüyordu

Yüzleri camlara yapışmış sefaleti değil

Pencerelere vuran ay ışığını görüyordun sen

Ağızlarında açlığı da umudu da aynı anda çoğaltan bunca insanın

Rüyalarda ne yeri vardı ki

Oyun sanıyordun trenleri kollarımda gezdirirken

Ağzında vagonlar birikiyordu gülerken sen

Koşa koşa gitmiştin rüyamdan

Alarak beni de yanına

Rayından fırlayan bir düştü artık hayat

Rayından fırlayan bir hayattı artık düş

Ve biz sabaha boyuyorduk gökyüzünü

Leyla Kaygun

09.03.2008

Ocak 25, 2009 at 3:04 pm Yorum yapın

parmak uçlarımda birikir sızısı yorgunluğun

yıldızlar kabuklarını soyar geceye

bin parçaya bölünür zaman

kanıksamaz hiç kimse hiç bişeyi

kendi dilinden susturulur önce bir çocuk
yetim kalır tüm dillerde
kendi ülkesinden sürülür sonra
öksüz kalır tüm ülkelerde
elbet sustuğu yerden başlayacak konuşmaya
öldür derler bir başka çocuğa kendi dilini konuşanı
önce kendini öldürmekle başlar 
ki ona anadilinde emredilir ölüm
tomurcuğundayken hayatlarının
alt yazıdan verilir isimleri
ele geçirilmiştir düşler ‘ölü olarak’
‘etkisiz hale getirilmiştir’ etkili olan ne varsa

parmak uçlarımda birikir sızısı yorgunluğun

yıldızlar kabuklarını soyar geceye

kanıksamaz hiç kimse hiç bişeyi

ölmesini bile cocukların kendi dillerinde

Leyla Kaygun

Ocak 25, 2009 at 2:52 pm Yorum yapın

Enes Ya Da Güvercin Çocuklar

çocuklar.
çocuktu onlar.
onlara hayat diye ölümü yakıştırdılar.
ki onlar umuttu, sevdaydı, barıştı.

tepeden tırnağa hayattı…
şarapnel parcalarını göğüslerinde taşıdılar
kurşunları sonra
panzer izleri kollarında
barut kokusu saçlarında
gider ayak, koşar adım bir şehre
çatışmaların ortasında
bir çocuk yüreği barışa çarpıyordu…
beyaz bir güvercin oluyor kanatlıyordu
kin dolu öfke dolu yüzleri
sonra kanatlarında bir kurşunu taşıyarak
ve
bir ülkenin lanetli kaderine ağlayarak ölüyordu…
ki o daha bir çocuktu…
Leyla Kaygun
 

 

 

Ocak 25, 2009 at 2:41 pm Yorum yapın

Yerle Gök Arası Laç

Yerle Gök Arası Laç

 

yerle gök arasında birbirine bağlanmış saçlarımız vardı

ayağımızdaki halhallarda saklıydı sevdalarımız

gözlerimiz konuşurdu anadilimizi dilimizden önce

dilsizdik ne kadar “dinsizsek” o kadar

derlerdi o zamanlar okulda

cetvel sırtında iki dile bölünürdü korkumuz

avuçlarımızda patlayan yaralardı artık dilimiz

 

göğüslerimiz yeni yeni patlatıyordu tomurcuklarını

seke seke iniyorduk pınarlara

her nehri pınarından dolayı seviyorduk

çıka çıka bitmiyordu dorukları dağlarımızın 

dağların ötesini bilmiyorduk

berisi bizdik

dünya bildiğimiz kadar ama

sandığımız gibi değildi

 

yanaklarımızda al al olmuş düşler verirdik sevgilinin avuçlarına

nehirler coşkudan kurur

biz çağlardık hayattan

“kimisi kavuşmak ister siti ile tajdin gibi, kimisi aşkı seçer mem ile zin gibi” diye anlatırdı dengbejler

sadece aşktı o zamanlar ölüme yakın

lanetli bir halkın çocuklarına başka başka ölümler de yakıştırmışlardı

bilmezdik o zamanlar

 

nar ağaclarında dutlar büyütüyorduk

dut ağaçlarından silkeliyorduk düşleri yere

fistan uçlarımızdan tutup çekiştiren umutlarımız vardı

umutlar küçüldükçe düşler de küçülürdü

bilmezdik o zamanlar

 

dedelerimizin avuçlarında bir top tespih sırdaştı geçmişe

dudakları kanatırcasına ısırtan bir kırımdı

ermeni ağıtları göğe vuran

nenelerimizin dizlerinde uzun kış masalları okşarken saçlarımızı

simdi bir uçumurun kenarında zifiri bir tedirginlikte

sussak intihar olur

 

kanarsak sürgün

beklersek ölüm

kalırsak kıyım

yerle gök arasında birbirine bağlanmış saçlarımız vardı

ellerimizi bileklerinden sıkıca bağlayan

gençlerin, yaşlıların, çocukların, gelinlerin

peşi sıra

ard arda namlu ucundan bir bir düşmeleriydi

 

bulutlar

çığlıklara sağır

tanrılara küs

temmuza kahır

 

birbirine bağlı yaşamlar hep aynı yaştaydı artık

ve Laç deresi kuruyordu unutmamak için

her yıl o günler çekiliyordu kendi içine

ve tarih sadece anlatıldığında var oluyordu….

 

yazarsak şiir

yaşarsak kırım…            

 

 

Leyla Kaygun

Ocak 18, 2009 at 11:54 am 1 yorum

Umutsuzlar / Film Müziği

Ocak 18, 2009 at 11:18 am 1 yorum

3 Kurşun- 1 Şiir

3 Kurşun- 1 Şiir

Hayata yetim başlamak sebep değildi öfkeyi kinle büyütmeye
Riyasız ve namusluca olsun istedin yasam, fazla şey degildi ki istediklerin
ama cesaret sayılırdı bu zamanda
Anlatmaya çalıştın kendini anlamayanlara seni, anlaşılmak için
Ne anlatsan karşıdakinin anladığı kadardı herşey, anlamak istediği kadardın sen
Tedirgin bir güvercin olurdun o vakit, hala gökyüzüne, hala insana sevdalı

Doğudan kanatlamıştın bu toprakları
İşgalindeydi oysa elleri kurşun avcıların
Ne yazık ki güvercinlerinde vurulabileceğini tahmin edemeyecek kadar
masumdu çocuk gözlerin
Ki güvercinler de vurulurdu, bilemezdin…

 

Leyla Kaygun

Ocak 16, 2009 at 7:13 pm Yorum yapın

pazartesi, 12 ocak 2009

bir bebekti roza

kadının kelimelerden rahmine damlayan

mumdan bir adamın kızıydı

hani hiç büyümeyen

kendisi yok adı vardı

son cümleyi kokusunda taşıyan bir masal

adam inandığı masalları severdi

kadın masalları sevmemek için inanmazdı

ama kadın rozaya inandı adamsa sevmekle kaldı

kaburgadan ya da çamurdan yapılmamıştı roza

bacakları ekmekten elleri şaraptandı

saçları geceden yüzü aydan

çenesi ve gözleri ondandı

gamzeleri de bundan 

kendisini doğmuş sandı

oysa sadece adı vardı

öldü dedi adam

unutmuştu doğmadığını

yazınca ölür dedi kadın

masaya geçip boş bir sayfayı açtı

gamzelerini buna

çenesi ve gözlerini ona geri verdiler

geceye astılar saçlarını

yüzünü pencereye inen ay aldı

oysa doğmamıştı ki roza

kendisi yok adı vardı

kadın yazdıkça yazdı

adamın kucağına küçük bir mezar açtı

üçü de içine uzandı

geriye  boş bir kadeh 

bir de bir ekmeğin kırıntıları kaldı

masanın üstündeyse bir masalın kitabı

son cümlesini aradı

Leyla     Kaygun

Ocak 12, 2009 at 8:47 pm 3 yorum

günlük, pazar, 11 ocak 2009

yamalı bir gökyüzüydük

önce bulutları katladık birbirimizin gözlerinden

sonra yağmurları topladık sessizce

sesinde yorgun bir isyandım

fazla değil,

bir kaç günlük küfür kalmıştı savurmaya meydanlarda

bir kaç günlük şarap zulada

bir kaç güne yetecek sevda biraz da

soluğunda tıkanmştı koca bir hayat

öyle soğuktu ki, nefesimizde donuyordu ayrılığa varan kelimeler

arkana baksan yaşam, önüne baksan ölümdü artık zaman

gökyüzü sökülüyordu bir bir üstümüze

ve hiç bir yamayı tutmuyordu artık  tenimiz

Leyla Kaygun

Ocak 11, 2009 at 7:57 pm 1 yorum

günlük, pazartesi, 05 ocak 2009

bir insanı sevmekle başlar bir şehri sevmek çokça
kar yağar buralara
düşer taneleri senin boynuna
eksi 10 derece der haberleri sunan güzel ve yalancı kadın
ay kendi ışığında donarken penceremde
bir köpek ölür buz tutarak senin kapında
dakikada 10 bomba düşer sonra
çocukların gözlerine
uçaklar döne döne vurur toprakları
mezarlıklar açılır ellerimde
kanarken çizgileri yüzünün
yetmez kar çığlıkları susturmaya
utandırmaya insanı kendinden
sadece bir şehri güzel göstermeye yeter bazen
ve bazen de bir şehri sevmeye
oysa bir insanı sevmekle başlar bir sehri sevmek çokça
L.K.

Ocak 5, 2009 at 8:42 pm 1 yorum

Eski Yazılar


Son Yazılar

Kategoriler

Etiketler

En Fazla Tıklananlar

  • Hiçbiri

Popüler Yazılar

  • Hiçbiri

Blog Stats

  • 431 hits

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.