Archive for Ocak, 2009
Trenler Geçti Düşümden
Geceye boyanmıştı gökyüzü
Koşa koşa gelmiştin rüyama
Şakaklarında tomurcukları patlıyordu bir bir coşkunun
Kaçak mevsimlerden en güzel çicekleri çalan bahardın, bahardan önce
Yolculuğa hazır trenler vardı avuçlarında
Pencerelerine vuran ay ışığı çocukluğuna yayılıyordu
Ağzında vagonlar birikiyordu gülerken sen
Ağzımdaki peronlara doluşuyordu kalkış saatine yakın insanlar
Uzanıyordum boylu boyunca rayların üstüne
Parmaklarımdaki kelebekler yüzündeki ışığa uçuşuyordu
Yana yana yaşamı kutsamak için kanatlarında
Sokak lambaları boyunlarını büke büke küsmüşlerdi
Trenler gidiyordu kollarımdan
Yolları bacaklarımda ayrılan yolculuklar başlıyordu
Bilmiyordun daha neden gittiğini insanların bir yerlerden
Elleri çatlamış, dudakları güneşten kurumuş bu adamlar
Karınları şiş, gözleri şiş, göğüsleri kanlar içinde bu kadınlar
Boyunları kayısı, bilekleri pamuk kokan köylüler
Alınlarında koca bir duvar yazısının izlerini taşıyan öğrenciler
Tenleri yaralara patlamış işçiler
Ciğerlerine şişeler dolusu ölümü çeken çocuklar
Beyaz gömleklerine sabrı düğümleyen bu memurlar
Ellerinde özgürlüğü kelepçelenmis bu tutsaklar
Ağızlarında küfürü de aşkı da aynı anda çoğaltan bunca insan
Nereden gelip nereye gidiyordu
Nereden gidip nereye geliyordu
Her gitmek gitmek miydi sahiden gidilen yerden
Her gitmek ayrılık her geliş kavuşmak mıydı
Niye gidiliyordu bir yerden bir yere
Niye gidilmezdi insanın bir tek kendisinden
Basamak basamak bir trenin kapısından
inen,
çıkan
koşan
telaşlı
tedirgin
bezgin
cesur
korkak
Bunca insan dolarken ağzıma
Umursamıyordu çocuk aldırmazlığın
Ölü kelebeklere ağlıyordun sadece
Merakın gözlerinde trenleri büyütüyordu
Yüzleri camlara yapışmış sefaleti değil
Pencerelere vuran ay ışığını görüyordun sen
Ağızlarında açlığı da umudu da aynı anda çoğaltan bunca insanın
Rüyalarda ne yeri vardı ki
Oyun sanıyordun trenleri kollarımda gezdirirken
Ağzında vagonlar birikiyordu gülerken sen
Koşa koşa gitmiştin rüyamdan
Alarak beni de yanına
Rayından fırlayan bir düştü artık hayat
Rayından fırlayan bir hayattı artık düş
Ve biz sabaha boyuyorduk gökyüzünü
Leyla Kaygun
09.03.2008
parmak uçlarımda birikir sızısı yorgunluğun
yıldızlar kabuklarını soyar geceye
bin parçaya bölünür zaman
kanıksamaz hiç kimse hiç bişeyi
kendi dilinden susturulur önce bir çocuk
yetim kalır tüm dillerde
kendi ülkesinden sürülür sonra
öksüz kalır tüm ülkelerde
elbet sustuğu yerden başlayacak konuşmaya
öldür derler bir başka çocuğa kendi dilini konuşanı
önce kendini öldürmekle başlar
ki ona anadilinde emredilir ölüm
tomurcuğundayken hayatlarının
alt yazıdan verilir isimleri
ele geçirilmiştir düşler ‘ölü olarak’
‘etkisiz hale getirilmiştir’ etkili olan ne varsa
parmak uçlarımda birikir sızısı yorgunluğun
yıldızlar kabuklarını soyar geceye
kanıksamaz hiç kimse hiç bişeyi
ölmesini bile cocukların kendi dillerinde
Leyla Kaygun
Enes Ya Da Güvercin Çocuklar
| çocuklar. çocuktu onlar. onlara hayat diye ölümü yakıştırdılar. ki onlar umuttu, sevdaydı, barıştı. tepeden tırnağa hayattı…
şarapnel parcalarını göğüslerinde taşıdılar
kurşunları sonra panzer izleri kollarında barut kokusu saçlarında gider ayak, koşar adım bir şehre
çatışmaların ortasında
bir çocuk yüreği barışa çarpıyordu… beyaz bir güvercin oluyor kanatlıyordu kin dolu öfke dolu yüzleri sonra kanatlarında bir kurşunu taşıyarak
ve bir ülkenin lanetli kaderine ağlayarak ölüyordu… ki o daha bir çocuktu… Leyla Kaygun
|
Yerle Gök Arası Laç
Yerle Gök Arası Laç
yerle gök arasında birbirine bağlanmış saçlarımız vardı
ayağımızdaki halhallarda saklıydı sevdalarımız
gözlerimiz konuşurdu anadilimizi dilimizden önce
dilsizdik ne kadar “dinsizsek” o kadar
derlerdi o zamanlar okulda
cetvel sırtında iki dile bölünürdü korkumuz
avuçlarımızda patlayan yaralardı artık dilimiz
göğüslerimiz yeni yeni patlatıyordu tomurcuklarını
seke seke iniyorduk pınarlara
her nehri pınarından dolayı seviyorduk
çıka çıka bitmiyordu dorukları dağlarımızın
dağların ötesini bilmiyorduk
berisi bizdik
dünya bildiğimiz kadar ama
sandığımız gibi değildi
yanaklarımızda al al olmuş düşler verirdik sevgilinin avuçlarına
nehirler coşkudan kurur
biz çağlardık hayattan
“kimisi kavuşmak ister siti ile tajdin gibi, kimisi aşkı seçer mem ile zin gibi” diye anlatırdı dengbejler
sadece aşktı o zamanlar ölüme yakın
lanetli bir halkın çocuklarına başka başka ölümler de yakıştırmışlardı
bilmezdik o zamanlar
nar ağaclarında dutlar büyütüyorduk
dut ağaçlarından silkeliyorduk düşleri yere
fistan uçlarımızdan tutup çekiştiren umutlarımız vardı
umutlar küçüldükçe düşler de küçülürdü
bilmezdik o zamanlar
dedelerimizin avuçlarında bir top tespih sırdaştı geçmişe
dudakları kanatırcasına ısırtan bir kırımdı
ermeni ağıtları göğe vuran
nenelerimizin dizlerinde uzun kış masalları okşarken saçlarımızı
simdi bir uçumurun kenarında zifiri bir tedirginlikte
sussak intihar olur
kanarsak sürgün
beklersek ölüm
kalırsak kıyım
yerle gök arasında birbirine bağlanmış saçlarımız vardı
ellerimizi bileklerinden sıkıca bağlayan
gençlerin, yaşlıların, çocukların, gelinlerin
peşi sıra
ard arda namlu ucundan bir bir düşmeleriydi
bulutlar
çığlıklara sağır
tanrılara küs
temmuza kahır
birbirine bağlı yaşamlar hep aynı yaştaydı artık
ve Laç deresi kuruyordu unutmamak için
her yıl o günler çekiliyordu kendi içine
ve tarih sadece anlatıldığında var oluyordu….
yazarsak şiir
yaşarsak kırım…
Leyla Kaygun
3 Kurşun- 1 Şiir
| 3 Kurşun- 1 Şiir
Hayata yetim başlamak sebep değildi öfkeyi kinle büyütmeye
Riyasız ve namusluca olsun istedin yasam, fazla şey degildi ki istediklerin ama cesaret sayılırdı bu zamanda Anlatmaya çalıştın kendini anlamayanlara seni, anlaşılmak için Ne anlatsan karşıdakinin anladığı kadardı herşey, anlamak istediği kadardın sen Tedirgin bir güvercin olurdun o vakit, hala gökyüzüne, hala insana sevdalı Doğudan kanatlamıştın bu toprakları |
|
Leyla Kaygun |
pazartesi, 12 ocak 2009
bir bebekti roza
kadının kelimelerden rahmine damlayan
mumdan bir adamın kızıydı
hani hiç büyümeyen
kendisi yok adı vardı
son cümleyi kokusunda taşıyan bir masal
adam inandığı masalları severdi
kadın masalları sevmemek için inanmazdı
ama kadın rozaya inandı adamsa sevmekle kaldı
kaburgadan ya da çamurdan yapılmamıştı roza
bacakları ekmekten elleri şaraptandı
saçları geceden yüzü aydan
çenesi ve gözleri ondandı
gamzeleri de bundan
kendisini doğmuş sandı
oysa sadece adı vardı
öldü dedi adam
unutmuştu doğmadığını
yazınca ölür dedi kadın
masaya geçip boş bir sayfayı açtı
gamzelerini buna
çenesi ve gözlerini ona geri verdiler
geceye astılar saçlarını
yüzünü pencereye inen ay aldı
oysa doğmamıştı ki roza
kendisi yok adı vardı
kadın yazdıkça yazdı
adamın kucağına küçük bir mezar açtı
üçü de içine uzandı
geriye boş bir kadeh
bir de bir ekmeğin kırıntıları kaldı
masanın üstündeyse bir masalın kitabı
son cümlesini aradı
Leyla Kaygun
günlük, pazar, 11 ocak 2009
yamalı bir gökyüzüydük
önce bulutları katladık birbirimizin gözlerinden
sonra yağmurları topladık sessizce
sesinde yorgun bir isyandım
fazla değil,
bir kaç günlük küfür kalmıştı savurmaya meydanlarda
bir kaç günlük şarap zulada
bir kaç güne yetecek sevda biraz da
soluğunda tıkanmştı koca bir hayat
öyle soğuktu ki, nefesimizde donuyordu ayrılığa varan kelimeler
arkana baksan yaşam, önüne baksan ölümdü artık zaman
gökyüzü sökülüyordu bir bir üstümüze
ve hiç bir yamayı tutmuyordu artık tenimiz
Leyla Kaygun
Son Yorumlar